Ana Sayfa Roll Music BİR VADİDEN YÜKSELEN MÜZİK

BİR VADİDEN YÜKSELEN MÜZİK

Laurel Canyon, Los Angeles’ta dağlar arasında yer alan bir vadinin adı. Şöhreti doğal yapısından, coğrafi özelliğinden değil Hollywood eteklerinde bir yerleşme alanı olmasından kaynaklanıyor.

60’lı yılların ortalarından itibaren bu alanda yaşamış olan şarkıcılar, müzisyenler ve sinema insanlarıyla ünlenmiş bir toprak parçası. Kimler yok ki şöyle bir geçmişten başlayacak olursak uzun bir liste karşımıza çıkıyor. David Crosby, Joni Mitchell, Eric Burdon, Jim Morrison, Stephan Stills, Frank Zappa, Iggy Pop, John Mayall, Graham Nash, Jackson Browne, Roger McQuinn, Erol Flynn, Orson Welles, Linda Ronstadt… Liste uzayıp bu günlere Jennifer Aniston, Werner Herzog’a kadar gidiyor.

“Echo In The Canyon” adında çekilen bir belgesel vadinin canlandığı 1965 yılına odaklanıp o yıl yaşananları anlatıyor. Belgeselin ana fikri o yıllarda şekillenmeye başlayan folk ve rock füzyonunun İngiltere’den esen Beatles rüzgarından ne kadar etkilendiğini göstermek üzerine.

Karşı etki olarak Beatles da bu etkileşimden esin alıyor. Dimağlarında Beach Boys’un Pet Sound albümü ve 12 telli gitar Ritberger gitarı yerleşiyor, yaratıcı kıvılcımlar çakıyor. Vadide yaratıcılığı destekleyen en büyük unsur dönemin müzisyenlerinin sürdürdükleri ortak yaşam. Her biri gitarını alıp diğerinin evine çalmaya gidiyor, ortak yaratıcılık ve deneyleme ortaya birçok şarkı yaratıyor. Hippilik döneminde yaygınlaşan komünal yaşam tipi buranın bohem ruhlarına çok iyi geliyor.

2018 tarihli belgeseli Andrew Slater yönetmiş, yaşanmışlıklar üzerine sohbetleri Jason Dylan yapmış. Adından anlaşılacağı gibi Jason, Bob Dylan’ın Sarah ile yaptığı ilk evlilikten olan oğlu. Baba soyadının müziğini etkilememesi için uzun yıllar çabalamış, Wallflowers diye rock-folk müzik yapan bir grubu var. Konuştukları arasında eskilerden American plak şirketinin yapımcısı, yetenek kâşifi Lou Adler, müzisyenlerden Beach Boys, Eric Clapton, Ringo Starr, Tom Petty (ölümünden önce son canlı kaydı), Buffalo Springfield, The Byrds, Mamas and the Papas, Jackson Browne, David Crosby, Michell Philipps var. Jason Dylan ayrıca bir araya getirdiği Fiona Apple, Beck, Jade Castrinos, Norah Jones, Cat Power, Regina Spector gibi müzisyenlerle o dönemin çok sevilmiş şarkılarını da sahnede seslendiriyor.

Müzisyenlerin burada neden toplandıkları sorusuna Jackson Browne, ilk olarak LA’da yer alan kayıt stüdyolarının kalitesinden diyor. Clapton ise “Orayı çok sevdim tüm ekzantrik, yaratıcı tipler oradaydı.” İlk olarak The Byrds çıkıyor vadiden şöhret basamaklarına. Beach Boys zaten oranın grubu ve tapılanlardan. The Byrds’ün beyni Roger McGuinn radyodan dinledikleri Beatles şarkısı “I Wanna Hold Your Hand”’un folk müziğindeki akorlarla çalındığını fark eder. “Vay canına!” der ve eski folk şarkılarını rock’n roll ile birleştirmeye başlar. Tek başına performanslarda kimseye yaptığı işi beğendiremez. Bunu bir grupla yapmaya karar verir ve yanına David Crosby ve Gene Clark’ı alır. Roger’ın 12 telli Gibson gitarı müziklerine yeni bir harmoni ve derinlik verir. Çok geçmeden bu tarz gitarı Rickenbaker firması üretir ve Beatles’a verir. Beatles’ı en fazla etkileyen albümün 1965 tarihli Beach Boys’un “Pet Sounds” olduğunu söyleyen Tom Petty bunun “St. Peppers” albümüne giden yol olduğunu söylerken, Beach Boys’un beyni Brian Wilson’ın Mozart’dan daha aşağı kalır bir kabiliyet olmadığını da ekliyor sözlerine. Herkesin birbirinden etkilendiği, içlerine işleyen şarkıları biraz değiştirerek çaldıkları bir dönem olmuş.

Buffalo Springfield folk rock tarihine imza atmış bir grup. Stephen Stills ve Neil Young birlikteliği müzik tarihine For What It’s Worth Mr. Soul gibi unutulmaz şarkılar armağan etmiş. Grup The Byrds’ün alt grubu olarak sahneye çıkarken kısa sürede üst grup statüsüne yükselirler.