Ana Sayfa Bon Appetit SAKLI KALMIŞ HİKAYELER: ÜNİVERSİTE 2

SAKLI KALMIŞ HİKAYELER: ÜNİVERSİTE 2

Reklam

Hemen hepimiz hikayelerin büyülü dünyasında yolculuk yapmışızdır. İçinde heyecan, merak, mutluluk, yaşama sevinci gibi duyguları barındıran çeşitli hikayeleri daha çocukken büyüklerimizden dinlemişizdir. Bu bir gelenek bir bayrak yarışıdır, nesilden nesle aktarılan. Çocukken dinlediğimiz hikayeleri bizler de çocuklarımıza anlatır, onlarla birlikte o anı yaşar, bütünleşiriz adeta.

Sadece çocuklukta mı? Tabii ki hayır. Gençlik, yetişkinlik belki de
yaşlılıkta da kişinin yaşadığı hikayeleri vardır. Aşk hikayesi, ayrılık
ya da başarı hikayesi gibi. Demek istediğim; her kişinin kendine özgü bir hikayesi vardır benliğini sarıp sarmalayan, mutluluk, özlem veya hüzünle biten. Bazı hikayeler bitti dediğimizde başlarken, bazıları da destanlaşır adeta. Çok etkileyicidir,
kişiye yaşama azmi, hayata tutunma gayreti kazandırır. Hikayeler sadece kişilerle sınırlı değildir elbette, kurumların, kurumsal yapıların da kendine özgü hikayeleri vardır,
kurucusu ile özdeşleşen.

YORGUN HALK GENÇ CUMHURİYET

Efendim bir lezzet hikayesiyle karşınızdayız. Yaklaşık yüz yıla dayanan ve nesiller boyu süregelen. Bugün Türkiye’nin hiçbir köşesinde hiçbir sokağında bu lezzetten istifade etmeyen yoktur desek abartmış olmayız. Kurtuluş Savaşı bitmişti ancak Ödemiş ve Ödemişliler yorgundu. İşgale gelen Yunan’a ilk kurşun 31 Mayıs 1919’u, 1 Haziran 1919’a bağlayan gece atılmış, 3 Eylül 1922’ye değin süren çatışmalarda Ödemiş’in yiğit efeleri, kızanları göğüs göğse çarpışmış, yurdun dört bir tarafı gibi Ödemiş ve çevresi de düşmandan temizlenmişti. Zeybek dediğin vatanı için, gözleri kömür karası, al yazmalı yari için savaşmaz da ne yapardı? Öyle de oldu ve kötü günler geride kaldı, yurdun dört bir tarafında. Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet’i ilan
etti ve ülkenin imarı için her yurttaş vazifeye atılmaktan çekinmedi. Kolay değildi, yaklaşık 400 yıldır kah şarkta kah garpta savaşan yorgun bir halktan genç bir Cumhuriyet ilan edilmişti.

BABA MESLEĞİ FIRINCILIK

Mehmet Efe, Kuva-i Milliye’nin bir mensubu olarak Milli Mücadele’de yer almış, Ödemiş’in dağlarında düşmana korku salmış genç bir zeybekti. Ülke düşmandan temizlenmiş, mermi sesleri yerini tarlada kağnı, orak, nacak seslerine bırakmıştı. Yavuklusu Fatma Hanım ile evlenip çoluk çocuğa karışma
zamanı gelmişti. Baba mesleği fırıncılık hayaliydi. Tarlalarda yetiş-
tirilen arpa, buğday, zor zamanlarda darıdan yapılan ekmeğin
buram buram kokusuna karışmak istemekteydi. Fırıncılık zor meslek, ne kadar fazla çocuk o kadar güçlü olmak, geçimde ve çalışmada kolaylık sağlamak anlamına gelmekteydi.

TEK GÖZ ODADA BİR AİLE

Hikayemizin kahramanı, Mehmet Bey ile Fatma Hanım’ın 3.
çocuğu olarak dünyaya geldi. Adını Yılmaz koydular. Yılmaz ismi çok anlamlıydı, hem kendisi hem babası için. Bugünün penceresinden baktığımızda isminin anlamına yaraşır
verilen mücadeleyi idrak edebiliyoruz. Onlar baba-oğul hiç yılmamışlardı. Yılmaz, üçü kız üçü erkek 6 kardeşiyle birlikte 9 kişiden oluşan kocaman bir aileye sahipti. Ancak her sabah kendi gerçekleriyle gözünü açıyor, içinde bulundukları ekonomik çaresizlikleri ve çıkış yollarını uzun uzun düşünüyordu. Günler
günleri aylar mevsimleri kovalıyordu. 1936 doğumlu Yılmaz askerden gelip evlenmeyi kafasına koyduğunda takvim 1960 yılını gösteriyordu.

Şehnaz Hanım ile evlendiler evlenmesine ama bir evleri olamadı.
Baba evinde bir göz odaya kurdu ailesini. Bu durum fazla süremezdi, öyle de oldu. Birkaç yıl sonra küçük oğlan kardeşi de evlenmek istediğinde bizim Yılmaz mecburen ayrıldı baba ocağından ve babasının fırınından. Küçük kardeşine sıra
gelmişti, o tek göz odaya yeni bir aile kurulacaktı, töre böyleydi. Yılmaz Bey ve Şehnaz Hanım hem o tek göz odadan hem de Ödemiş’ten ayrılmış, ablasının tavsiyesi üzerine Urla’da bir fırıncının yanında işe başlamıştı. Bildiği meslek fırıncılıktı. Yaşam şartları, geçim sıkıntısı genç çifti baba ocağından koparmıştı ama önemli değildi çünkü diğer erkek kardeşleri fırında baba-
sına yardım ediyorlardı, gözleri arkada değildi. Şehnaz Hanım ile
birlikte kendi dünyalarını kurmaya, yaşamlarında yeni bir sayfa açıp yeni bir hikaye yazmaya karar verdiler. 20’li yaşların ortasında genç Yılmaz kafasına koymuştu, ticarete atılmalıydı. En büyük destek-
çisi eşiydi. Urla’da işçi olarak 8 ay boyunca Şehnaz Hanım ile birlikte çalıştılar. Kaldıkları tek göz odada tuvalet, yatağın yanındaydı. Ama Yılmaz’ın adı neydi? Ödemiş’e dönüp kendi fırınını açmak için gereken parayı biriktirmişlerdi.

ÖDEMELER BEL BÜKÜYORDU

Eski bir fırının işletmesini devraldılar. Genç Kumman, ailesi
bir taraftan fırında çalışıyor diğer taraftan tütün ekiyor, hasat zamanı geldiğinde gecenin ilk vaktinde önce tütün kırmak için tarlaya gidiyorlardı. Kahramanımız eşiyle birlikte, bir koltukta iki karpuz misali birkaç yıl böyle çalıştı. Ama o da ne? İşler yolunda değildi ve fırın zarar ediyordu. Çünkü fırının kirası ve sair ödemeler bel bükmekteydi. Ne yapmalı ne etmeliydi?

Fırın kapatıldı. Çok geçmeden 1963 yılında tütün üreticiliğinden biriktirilen parayla Kiraz’da yeni bir fırın açan Yılmaz Bey kararlıydı. Çünkü fırında yaktığı ateş, adeta yüreğini sarmalamıştı ta çocukluğundan… Bu sefer başardılar. Güzel ve
huzurlu günler gelmişti. Hem de ne huzur. Yeni bir arsa alınmış, zeminine fırın, üst katına da ev yapılmıştı. Marka kurucusu Yılmaz Bey bu durumu “Gerçek anlamda ticaret serüveni başlamıştı” şeklinde ifade etmekteydi. Takvimler 1966 yılını gösteriyordu. Yılmaz Kumman her ne kadar tedarikçilerine borçlansa da artık kendi fırınında ve kendi evindedir. Zaten Kumman ailesi gerek müşterilerini gerekse tedarikçilerini velinimet olarak görür.
Bu anlayış, yüz yıl boyunca ailenin en büyük düsturu haline gelmiştir ve bugün hala hassasiyetle uygulanır.

Evlilikte geçen 7 yılın ardından 1967 yılına gelindiğinde Kumman
ailesini ve markasını 2000’li yıllara taşıyacak Şeref Bey dünyaya geldi. İşler yolundaydı ve artık üç kişilik bir aileydi ama yine de bir tuhaflık vardı, kahramanımızın zihin dünyasında. Ticaret gereği gibi yapılmalı, halka hizmet sınır tanımamalıydı.
Çok geçmeden bu düşünceler meyvesini verdi ve 1970 yılına gelindiğinde Yılmaz Bey kafasındaki sorulara aradığı cevabı buldu.

Ticaret, şehir merkezlerinde dönmekteydi, oralarda ticaret yapılmalıydı. Gençliğinden biliyordu ki 1955 yılında
İzmir’in Bornova’sında Ege Üniversitesi kurulmuş, aradan geçen 15 yılda birçok fakülte oluşturulmuş, yurdun dört bir tarafından öğrenciler Bornova’ya doluşmuştu adeta. Hem ticaret oyununu kuralına göre oynamak, hem de minik Şeref’e daha kaliteli bir gelecek hazırlamak için uygun bir lokasyon olduğunu düşündüğü Bornova’da olmalıydı. Kiraz’daki dükkan kiraya verilmiş, tanıdık bir arkadaşla birlikte Bornova’da iki ortaklı bir fırın açılmıştı.

ORTAKLA İŞLER BOZULDU

İşler yolundaydı ancak ortalıktan kaynaklanan bir anlaşmazlık hali, Kumman ailesinin yüz yıllık lezzet yolculuğunda kırılma noktası teşkil etti. Yılmaz Kumman, ortaklıktan ayrılma kararı alarak Bornova/Küçükpark’ta merkezi bir yerde dükkanını açmayı başardı. Bugün Üniversite 2 Unlu Mamulleri markasıyla bilinen işletmenin temeli bu şekilde atılmış oldu. 1986’ya kadar hizmet verildi. 1987 yılında Kiraz’daki mülkün satılmasıyla
günümüzdeki adresi olan merkez şubeye geçildi.

ÇİLENİN SONU MUTLULUK

1989 yılında oğul Şeref Kumman’ın askerden gelerek işlerin
yönetimini ele alması, Ege Üniversitesi’ndeki öğrenci yoğunluğu-
nun artması ve Kumman ailesinin onlarca yıl içerisinde oluşan ticari ahlak değerlerine bağlı kalması işleri olabildiğince geliştirdi, müşteri memnuniyetini artırdı. Kumman markasının bilinirliği, yenilikçi bir karaktere sahip Şeref Bey’in vizyonuyla birlikte daha da arttı.

Modern anlamda üretim yapılabilen endüstriyel ürünler kuruma
kazandırıldı, kalite yükseldi. Baba Yılmaz Kumman olabildiğince
mutlu ve huzurluydu çünkü Şehnaz Hanım ile çekilen çileler karşılığını bulmuştu.

BAYRAK VAZİFESİYDİ

1998 yılında Şeref Kumman yine Bornova’da 2. şubeyi açtı. 140
m2 alanda modern anlamda unlu mamuller tesisini inşa etti. Daha
sonra merkez şubeyi de büyüten, işleri geliştiren Şeref Bey, artık 2 fırında 540 m2 alanda hizmet vermeye başlamıştı. 2000’li yılla-
ra gelindiğinde Şeref Bey elindeki bayrağı oğlu Yılmaz Yiğit Kumman’a devretmenin sabırsızlığı içindeydi. Küçük Yiğit asrın ve ticaretin idrakine varabilmiş başarılı bir öğrenciydi. Gastronomi okumayı tercih etti. Yüksek lisansını Marka İletişimi alanında yaptı. Çünkü o, elinde yüz yıllık bir bayrağı taşıdığının farkındaydı. Bu bir bayrak vazifesiydi ve asırların ötesini geçmeliydi. Bugün 65 personeli, 80’i aşkın ürün skalası ve güler yüzlü hizmetiyle her gün binlerce müşterisini ağırlayan Kumman ailesi, marka değerini her geçen gün artırıyor.

Yurdun her köşesinden, gerek Bornova’ya gerekse Ege Üniversitesi’ne gelen insanımız, öğrencilerimiz
Üniversite 2 Unlu Mamulleri’nde mutlaka oturmuş ve leziz ürünlerin tadına mutlaka varmıştır.

DAİMA YENİ DAİMA FARKLI

Kurumun vizyonunu, “İzmir’de unlu mamuller sektöründeki en
yenilikçi, en köklü ve ürün seçeneğinin en fazla olduğu marka olarak tanınmak, mesleğin yalnızca unlu mamuller üretimi boyutunda değil, işletimsel ve iletişimsel boyutunda da ‘ustalık’ göstererek kurumun yüzde yüz müşteri memnuniyeti temeline bağlı bir marka olmasını sağlamak” hedefiyle açıklayan Yiğit Kumman, misyonlarını ise şöyle tanımlıyor: “Daima yeni lezzetler keşfederek başta hedef kitlemiz öğrenciler olmak üzere tüm müşterilerimize farklı bir unlu mamuller deneyimi yaşatmak için varız.’’

Efendim, siz değerli Bon Appetit okurlarına saklı kalmış yüz yıl-
lık bir hikayeden bahsettik. Hikaye hala devam ediyor, dileriz, yolunuz Bornova’ya düştüğünde siz de bu leziz ürünlerin tadına varır, bu hikayenin bir parçası olursunuz. Mutlaka uğrayın.